Filmlerde İç Mimarlık
Sinema ve mekan arasında bulunan ilişki iki ayrı disiplinin birbirini daime beslemesiyle Hayal edilen dünyaların, ütopyaların, distopyaların, gerçeküstü yaklaşımların ana vatanı olan filmler, mimarlara fiziki dünyada asla akıllarına gelmeyecek projeleri hayal etme şansı veriyor. Son dönemlerde Netflix’in popüler Kore dizisi Squid Game’i ele alalım. Film, yüksek tavanlı, terk edilmiş bir fabrika binasının soğukluğunu çocuk dünyasına ait objeler, renkler ve tercihlerle bambaşka bir boyuta taşıyor. Ortaya çıkan zıtlık, şaşırtıcı, beklenmedik ve heyecan verici. Mekanın verdiği bu duygu, dizinin hikayesiyle de son derece paralel. Acımasız ama çocuksu bir oyun oynanıyor, üstelik en temel güdümüze sesleniliyor: Kazanmak. Dizinin tüm dünyayı etkisi altına almasının en önemli nedeni atmosferi. Bahsettiğimiz atmosferi de işte bu zıtlık sağlıyor. Tüm detaylar, maskeler Kore kültürüne zarif göndermelerle bezenmiş.
Modern İç Mimarlık ve Fütürizm
Bunun yanı sıra, Romanesk Uyanış Çağı (Romanesque Revival Style) tarzı mimarinin kullanıldığı Blade Runner, pek çok mimari teze ve araştırmaya konu oldu. Distopik bir film olan Blade Runner 2049, eski binaları kullanarak bizi uzak bir geleceğe bağlar. Filmdeki bazı mekanlar Weta Workshop tarafından Yeni Zellanda’da minyatür halde üretildi ve sinematograf Alex Funke tarafından çekildi. Mimari açıdan ürkütücü bir geleceğin mekanlarını hayata geçirirken sert çizgiler, sivri detaylar, karanlık ve eski görünümlü mekan tercihleri yapıldı. Yarattığı dünyayla izleyenlerin hem zihinlerinde hem de ruhlarında izler bırakan Büyük Budapeşte Oteli’nin mimarisi Almanya’ya özgü Jugendstil’den ilham alıyor. Wes Anderson filmde, karakteristik renkler ve simetriyi ön plana çıkarıyor. Canlı ve tasarım objeler izleyiciye görsel bir hazine sunuyor. Kendisi de bir mimar olan Wes Anderson, tasarımın üzerine modernist bir tarzı koyarak, pop renkler kullanarak kendini ifade ediyor. Bu alanda, ona en yakın tarza sahip kişi kendi kendini eğitmiş bir mimar olan Luis Barragán olarak sayılabilir. Park Chan Wook’un I’m A Cyborg But That’s Okey (Ben Bir Sayborg’um Ama Sorun Değil) filmi, özellikle iç mimari açısından göz atmaya değer bir örnek. 2000’lerin başında çekilen film, hayatlarımızdaki dijitalleşmeyi farklı bir gözle görüyor. Bir ruh hastalıkları hastanesini, canlı renklerle, yumuşak yüzeylerle romantize ediyor. Ortaya çıkan atmosfer, baş karakterlerin naifliğine denk düşüyor. Detaylarda gizli incelikli referanslar, gerçekte varolmayan bir dünyanın hayali üzerine tasarlanan binalar ve iç mekanlar, hem uygulayanların hem bu filmleri izleyenlerin yaratıcılığını tetikliyor, yeni dünyaları onların ayaklarına seriyor. Ne mutlu ki biz de pek çok F&B projemizde yeni dünyaları keşfetme fırsatı yakalıyoruz. Projelerimizi incelemek için tıklayın!
